Türkiye ile Rusya’nın Ortak Hafızasında Nâzım Hikmet

Bir şehri gerçekten tanımak için yalnızca meydanlarına ve görkemli yapılarına bakmak yetmez. Kimi hatırladığına, kimin hatırasını koruduğuna da bakmak gerekir.

Moskova’ya bir ödül almak için gittiğim yolculukta bunu Novodeviçi Mezarlığı’nda anladım.

Nâzım Hikmet’in mezarına yaklaştığımda adımlarımın kendiliğinden yavaşladığını hatırlıyorum. Koyu renkli taşın üzerinde, rüzgâra karşı yürüyen bir insanın silueti vardı. Taşa kazınmış isim ise hiçbir çeviriye ihtiyaç duymadan karşımda duruyordu:

Nazım. 1902–1963.

Bir Türk olarak başka bir ülkenin toprağında, Türkçenin en güçlü şairlerinden birinin mezarıyla karşılaşmak kolay tarif edilebilecek bir duygu değildi. Orada yalnızca Nâzım Hikmet’in hayatının sona erdiği yeri görmedim. Türkiye ile Rusya arasında, siyasetin ve zamanın aşamadığı bir bağın izini gördüm.

O an kendime şu soruyu sordum: Bir insan nerede yaşamaya devam eder? Doğduğu ülkede mi, yazdığı dilde mi, yoksa kendisini unutmayan insanların hafızasında mı?

Nâzım Hikmet, hayatının son dönemini Moskova’da geçirdi. Türkiye’ye ve Türkçeye duyduğu bağlılığı hiç kaybetmedi. Buna karşılık Moskova ona yaşayabileceği, yazabileceği ve eserlerini dünyaya ulaştırabileceği bir alan açtı. Rus okurları onun şiirleriyle tanıştı; oyunları sahnelendi. Ferhat ile Şirin anlatısından doğan eseri, Moskova’nın en önemli sanat mekânlarından Bolşoy Tiyatrosu’na kadar ulaştı.

Bugün şehrin farklı noktalarında onun Moskova’daki hayatının izleri hâlâ görülebiliyor. Yaşadığı evin duvarında adını taşıyan bir anı levhası bulunuyor. Nâzım Hikmet’in adını taşıyan 24 No’lu Kütüphane ve Kültür Merkezi, şairin hayatını yeni kuşaklara anlatıyor. Her yıl ölüm yıldönümünde Ruslar ve Türkler Novodeviçi’de bir araya geliyor; mezarına çiçekler bırakıyor ve şiirlerini yeniden okuyorlar.

Nâzım Hikmet artık Moskova’nın geçmişinde kalmış yabancı bir şair değildir. Şehrin kültürel hafızasının bir parçasıdır.

Bunu en güzel anlatanlar ise çocuklardır.

Moskova’da onun adına gerçekleştirilen çalışmaların arşiv görüntülerinde çocukların Nâzım Hikmet için çizdikleri resimleri ve yazdıkları mektupları gördüm. Bazıları onu mavi gözleriyle, bazıları kitaplarının arasında, bazılarıysa Türkiye ve Rusya’nın renklerini yan yana kullanarak resmetmişti.

Yıllar önce hayatını kaybetmiş, başka bir ülkede doğmuş ve başka bir dilde yazmış bir şaire mektup yazan çocuğu düşündüm. O çocuk belki Nâzım’ın bütün şiirlerini bilmiyordu. Yaşadığı dönemin siyasi şartlarını da bilmiyordu. Fakat bir insanın başka insanları barışa, özgürlüğe ve kardeşliğe çağırdığını anlayabiliyordu.

Kültürün gerçek gücü burada ortaya çıkıyor. Birbirlerinin dilini bilmeyen insanlar, aynı duyguyu tanıyabiliyor.

Çocukların çizdiği her resim, Türkiye ile Rusya arasındaki mesafeyi biraz daha kısaltıyor. Yazılan her mektup, Nâzım Hikmet’in yarım kalan yolculuğuna yeni bir adım ekliyor. Bir zamanlar şiirleriyle dünyaya seslenen şair, şimdi hiç tanımadığı çocukların renklerinde yaşamaya devam ediyor.

Bir nörobilim uzmanı olarak hafızanın, hatırlanan bilgi kadar tekrar kurulan bağlardan da oluştuğunu biliyorum. Toplumların hafızası da farklı değildir. Bir isim her anıldığında, bir şiir başka bir dilde okunduğunda ve bir çocuk o şairin resmini çizdiğinde, halklar arasındaki bağ yeniden güçlenir.

Bu nedenle Moskova’nın Nâzım Hikmet’e gösterdiği vefa, edebî bir saygının ötesindedir. Bu, bir şehrin kendisine emanet edilen hatırayı koruma biçimidir.

Türkiye’den Moskova’ya giden birçok insanın yolu da bu nedenle Novodeviçi Mezarlığı’na düşüyor. Kızıl Meydan’ı, Kremlin’i ve Bolşoy Tiyatrosu’nu gören Türk ziyaretçiler, ardından Nâzım Hikmet’in mezarına gidiyor. Orada hem kendi ülkelerinden bir iz buluyor hem de Rus halkının o izi nasıl özenle yaşattığına tanıklık ediyorlar.

Bu mezar, ilk bakışta bir ayrılığı anlatıyor olabilir: Ülkesinden uzakta hayatını kaybetmiş bir şair…

Fakat biraz daha yakından bakıldığında bambaşka bir anlam taşıyor. Burası artık bir ayrılığın değil, iki halkın buluşma yeridir.

Nâzım Hikmet’in hayatında büyük bir memleket özlemi vardı. Buna rağmen insanlığa duyduğu inanç herhangi bir ülkenin sınırına sığmadı. Onun düşlediği dünya, tek tek özgür insanların kardeşçe yan yana durabildiği büyük bir ormana benziyordu. Bugün mezarının başında bir Türk ile bir Rus’un aynı şiiri okuması, bu düşüncenin hâlâ yaşadığını gösteriyor.

2026’nın Rusya’da Halkların Birliği Yılı olması, Nâzım Hikmet’in Moskova’daki hikâyesine ayrı bir anlam kazandırıyor. Çünkü halkların birliği yalnızca resmî törenlerle ve büyük cümlelerle kurulmaz. Bazen bir Rus çocuğunun Türk bir şaire yazdığı mektupta, bazen Türkiye’den gelen bir ziyaretçinin Moskova’daki mezara bıraktığı çiçekte, bazen de aynı şiiri iki farklı dilde okuyan insanların sessizliğinde ortaya çıkar.

Moskova’yı gezerken şehrin güzelliğini büyük meydanlarında ve tarihî binalarında gördüm. Fakat şehrin gerçek zarafetini Novodeviçi’de hissettim. Moskova, kendisine sığınan bir şairin hatırasını altmış yılı aşkın süredir koruyor. Onun adını bir mezar taşına hapsetmiyor; kütüphanelerde, sahnelerde, sergilerde ve çocukların hayal dünyasında yaşatıyor.

Mezarın başından ayrılırken zihnimde artık başka bir soru vardı: Bir şehir, başka bir ülkede doğmuş bir şairin hatırasını böylesine içten koruyorsa o şair gerçekten yabancı sayılabilir mi?

Bence hayır.

Nâzım Hikmet Türkiye’de doğdu, Türkçeyle düşündü ve Türkçeyle dünyaya seslendi. Moskova ise ona hayatının son yıllarında ev oldu ve hatırasını geleceğe taşıdı.

Türkiye ona dilini verdi. Moskova son sığınağını. O da iki halka, zaman geçtikçe daha fazla anlam kazanan ortak bir hafıza bıraktı.

Nâzım Hikmet’in mezarı Moskova’dadır. Fakat onun asıl yaşadığı yer, bir Türk ile bir Rus’un aynı duyguda buluşabildiği her yerdir.

Figen Yıldırır
Manşet Alanya – Nörobilim Uzmanı ve Moderatör