“Gönülden gönüle yol vardır.”

Bazen bu yolu diplomatlar, ticaret kervanları ya da görkemli antlaşmalar değil, yalnızca tek bir kitap açar. O kitap, sınırları rüzgârdan daha sessiz aşar; siyasi dönemlerden daha uzun yaşar ve yazarını bir zamanlar savaşın sürüklediği topraklarda bile kendisine bir okur bulur.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Türkiye’nin kültürel hafızasına işte böyle girdi: Adı anıldığında önünde saygıyla eğilmenin âdet olduğu uzak bir klasik olarak değil, burada hâlâ konuşulmaya devam edilen bir şair olarak…

Savaşın Ortasında Başlayan Yol

1829 yazında, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Puşkin, eserinde “Arzrum” olarak adlandırdığı bugünkü Erzurum’a ulaştı. Bu, huzur içinde yapılan bir seyahat değildi. Şairin yolu, harekât hâlindeki Rus ordusunun izinden ilerliyor; Puşkin de savaşın yaşananlarına bizzat tanıklık ediyordu.

Puşkin, Erzurum’da yaklaşık üç hafta kaldı. Yol boyunca edindiği izlenimler daha sonra, 1836 yılında Sovremennik dergisinde yayımlanan 1829 Seferi Sırasında Erzurum Yolculuğu adlı eserinin temelini oluşturdu. Bugün bu metni dikkatle okumak gerekir: Yazarın güçlü gözlem yeteneğini ve ince ironisini takdir ederken karşımızda 19. yüzyıl insanının bakış açısının ve zorlu bir savaş döneminin tanıklığının bulunduğunu unutmamalıyız.

Bu yolculuğun en insani anı ise Puşkin’in esir alınan paşalardan biriyle karşılaşmasıdır. Karşısındaki kişinin bir şair olduğunu öğrenen paşa, ellerini göğsünün üzerinde birleştirir, eğilerek selam verir ve şöyle der:

“Bir şairle karşılaştığımız saat kutlu olsun. Şair, dervişin kardeşidir.”

Savaşı henüz geride bırakmış bir şehirde bu sözler, her türlü zafer bildirisinden daha güçlü yankılanır. Devletler birbirlerini düşman olarak görürken bir insan, karşısındaki yabancıda düşmanı değil, sözün hizmetkârını görebilmiştir. Şair ile derviş birbirine yakındır; ikisi de yolculuk eder, hakikati arar ve iktidardan çok manaya aittir.

Belki de bu kısa karşılaşmada Puşkin’in Türkiye’deki geleceği çoktan saklıydı: Buraya bir yabancı olarak geldi, fakat ruhundan tanındı.

Bir Misafirperverlik Biçimi Olarak Çeviri

Doğu misafirperverliği açık bir kapıyla, temiz bir bardak suyla ve sofrada ayrılmış bir yerle başlar. Edebî misafirperverlik ise çeviriyle…

Puşkin’e Türk okurunun dünyasına açılan ilk kapılardan birini bir kadın araladı: Osmanlı İmparatorluğu’nda Madam Gülnar adıyla tanınan Olga Sergeyevna Lebedeva. 1890 yılında İstanbul’da yayımlanan Tercüman-ı Hakikat gazetesinde, Puşkin’in Tipi adlı eserinin onun tarafından yapılan çevirisi yayımlandı. Daha sonraki yıllarda şairin başka eserlerinin çevirileri ve onunla ilgili farklı yazılar da okurla buluştu.

Bu ayrıntı özellikle kıymetlidir: İki edebiyat arasındaki ilk köprülerden biri resmî bir tören sayesinde değil, iki dili de duyabilen ve anlamı bir dünyadan diğerine özenle taşıyan bir kadının sabırlı emeğiyle kurulmuştur.

Puşkin o günden bu yana Türkiye’ye defalarca geri döndü; bu kez Türkçe olarak… Yevgeni Onegin, Yüzbaşının Kızı, Maça Kızı, Ruslan ve Ludmila, şiirleri, masalları ve Erzurum Yolculuğu yayımlanmaya ve yeni okurlarla buluşmaya devam ediyor. Her çeviri, eserin yalnızca dilini değiştirmiyor; ona yeni bir soluk daha kazandırıyor.

Kitabın Sese Dönüştüğü An

Dijital çağ, Puşkin’i uzak bir müze rafına kaldırmadı. Aksine, eserlerine yeni sesler armağan etti.

Storytel’in 2021 yılında yayımladığı bir araştırmada Türkiye, Rusya dışında Puşkin’in eserlerinin en fazla dinlendiği ülkelerden biri olarak gösterildi. Türk dinleyiciler özellikle Cimri Şövalye, Mozart ve Salieri ve Taş Konuk gibi Küçük Tragedyalar dizisinde yer alan eserleri tercih etti.

Neden özellikle bu eserler? Belki de bu kısa oyunların içinde büyük sorular saklı olduğu için… Hangisi daha korkutucudur: Yoksulluk mu, altının iktidarı mı? Kıskançlık yeteneği yok edebilir mi? Sevgi, tutku ve yıkım arasındaki sınır nerede başlar? Bu sorular tek bir ülkeye ya da tek bir döneme ait değildir. Onur, kader, vicdan ve arzuların bedeli üzerine düşünen her insan için anlaşılırdır.

Bu yakınlığın bir başka güçlü göstergesi de Yevgeni Vahtangov Tiyatrosu’nun sahnelediği Yevgeni Onegin oldu. Rimas Tuminas’ın yönettiği oyun, Kasım 2019’da İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nin iki bin kişilik salonunda iki kez sahnelendi. Her iki gösterinin de biletleri tamamen tükendi. İlk temsilin ardından sanatçılar dört, ikinci temsilin ardından ise sekiz kez yeniden selamlanmak üzere sahneye çağrıldı.

Bu artık yalnızca tiyatro istatistiği değildir. Bu, yabancı bir dili kalbiyle anlayabilen bir salonun nefesidir.

Puşkin’in adı yalnızca kitapçılarda ve tiyatro salonlarında da karşımıza çıkmıyor. Masalları, hayatı ve Erzurum yolculuğuyla ilgili sorular, Türkiye’de yayımlanan Kim Milyoner Olmak İster? yarışmasında bile soruldu. İlk bakışta bu küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa yaşayan kültürel hafıza tam da böyle ayrıntılardan oluşur: Bir klasik yalnızca kütüphanelere ait olmaktan çıkar ve ortak sohbetin bir parçasına dönüşür.

Bir Yuvaya İhtiyaç Duyan Hafıza

2019 yılında Antalya’daki uluslararası bir okulun bünyesinde Puşkin’e adanmış küçük bir müze açıldı. Bu müzenin değeri sergilenen eserlerin sayısıyla değil, ardındaki düşünceyle ölçülmelidir. Farklı diller ve kültürler arasında büyüyen çocuklar, edebiyatın bir buluşmaya dönüştüğü özel bir mekâna kavuştu.

Erzurum’da ise daha simgesel bir müze düşüncesi bulunuyor. Belediye, yerel anlatılarda şairin konakladığı yerle ilişkilendirilen tarihî bir evi restore ederek burayı Puşkin Müzesi’ne dönüştürme niyetini açıkladı. Böyle bir müze, şehir için yalnızca turistik bir yapı değil; ortak ve zorlu tarih üzerine dürüstçe konuşulabilecek bir buluşma noktası olabilir.

Fakat bir müze duvarlarla başlamaz. Bir çocuk Puşkin’in bir masalını ilk kez açtığında, bir çevirmen en doğru kelimeyi bulduğunda, bir oyuncu tanıdık bir dizeyi yabancı bir sahnede seslendirdiğinde ve bir dinleyici kulaklığını çıkardıktan sonra birkaç saniye daha sessizlik içinde kaldığında, o müze yeniden kurulur.

Tarihi Silmeyen Bir Kültür

Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler hiçbir zaman düz ve kolay bir yol olmadı. Bu ilişkilerin içinde savaşlar, rekabet, güvensizlik, yakınlaşma ve iş birliği vardı. Kültür, zorlu geçmişin üzerini güzel bir nakışla örtmemelidir. Onun görevi başkadır: Acının, iki halkın birbiriyle konuşabildiği tek dile dönüşmesini engellemek.

Türkiye’de büyümüş bir kadın olarak, bu sessiz güç bana özellikle yakın geliyor: Karşımızdakini bastırmaya çalışmadan konuşmanın bağını koruyabilmek… Hafızayı elden ele, isimden isme ve bir hikâyeden diğerine özenle aktarabilmek… Edebiyat tam olarak böyle işler; bir alanı fethetmez, insanları ve dünyaları birbirine bağlar.

Bu nedenle Puşkin’i tanımak, yalnızca seçkinlere ait bir süs ya da kültürel elitliğin göstergesi olmamalıdır. Gerçek kültür, sandığa kilitlenmiş değerli bir mücevher değildir. O, elden ele dolaşan bir kandile benzer: Işığı paylaşıldıkça azalmaz.

Yaklaşık iki yüzyıl önce Puşkin’i Erzurum’a ulaştıran yol; dağların, tozun ve savaşın içinden geçiyordu. Bugün onun Türkiye’ye dönüş yolculuğu Türkçe çeviriler, sesli kitapların sesleri, İstanbul sahneleri, bir okul müzesi ve farklı kuşaklardan okurlar aracılığıyla devam ediyor.

Bu hikâyenin başlangıcında bir Osmanlı paşası şöyle demişti:

“Şair, dervişin kardeşidir.”

Belki de bu sözlerde, siyasetin sanattan çok daha yavaş öğrendiği bir hakikat saklıdır: Gerçek bir sözün karşısında yabancı, artık yabancı olmaktan çıkar.

Puşkin Türkiye’ye bir yolcu olarak geldi, fakat burada bir sohbet arkadaşı olarak kaldı. Ve sohbet arkadaşına sofrada bir yer ayrıldığı sürece, gönülden gönüle uzanan yol asla kapanmaz.