Bir Rus yazarın sürgün yıllarında İstanbul’da tuttuğu edebî kayıt, iki halkın tarih boyunca kesişen yollarına ve bir şehrin insanda bıraktığı silinmez ize ışık tutuyor.

Bir vapur, Karadeniz’in dalgalarını aşarak Sevastopol’dan İstanbul’a yaklaşıyor. Güvertede, yanında taşıdığı en ağır şey bavulu değil: geride bıraktığı memleketi. Arkadi Averçenko, 1920 sonbaharında bu şehre geldiğinde yalnızca bir kıyıdan ötekine geçmiyordu; hayatının tanıdık sayfalarını kapatıp bilmediği bir şehirde yeni bir hikâyeye başlıyordu.

Rus mizah edebiyatının usta kalemlerinden Averçenko, İstanbul’da yaklaşık bir buçuk yıl yaşadı. Şehir onun için geçici bir durak olarak kalmadı. Sokakları, kalabalığı ve gündelik hayatı, sürgünün acısıyla mizahın keskinliğinin yan yana durduğu öykülere dönüştü. İstanbul da böylece, bir Rus yazarın hafızasında ve edebiyatında kendine kalıcı bir yer açtı.

1880’de Sevastopol’da doğan Averçenko, Petersburg’da Satirikon ve Novıy Satirikon dergilerinde çalışarak Rus mizahının tanınan isimlerinden biri oldu. İnsanların zaaflarını ve hayatın tuhaflıklarını incelikli bir mizahla anlatırken, okurunu yalnızca güldürmedi; gündelik hayatın içindeki çelişkileri de görünür kıldı. 1920’de Sevastopol’dan ayrılıp İstanbul’a geldi. 1922’de Sofya’ya, ardından Belgrad ve Prag’a geçti.

İstanbul’da yazdığı Safdilin Notları (Записки Простодушного), 1921’de Konstantinopolis’te yayımlandı. Kitabın alt başlığı, sürgündeki insanların “düşüşlerini, yeniden ayağa kalkışlarını ve sessiz sevinçlerini” anlatıyordu. Bu birkaç kelime, Averçenko’nun mizahının ardındaki insanı gösterir: Gülünç olanı yakalarken, güçlük içindeki insanın onurunu ve direncini de görür.

Onun öykülerinde İstanbul, uzaktan seyredilen bir manzara değildir. Limanların, sokakların, dükkânların ve insanların içinden akan, yaşayan bir şehirdir. İstanbul’da İlk Gün, Bizans’ta Ruslar ve İstanbul’da Rus Kadınları gibi başlıklar bile bu dönemin edebiyatında nasıl bir iz bıraktığını anlatır. Averçenko, dillerin ve hayatların birbirine karıştığı kalabalığı tek cümleyle resmeder: “Gerçek bir izdihamda olduğu gibi, herkes bütün dillerde konuşuyordu.”

Bu cümlede İstanbul’un sesi vardır: üst üste binen konuşmalar, sokaktan sokağa değişen hayatlar, birbirine yabancı olduğu hâlde aynı şehri paylaşan insanlar… Averçenko’nun mizahı kimi zaman yanlış anlamaları, yoksulluğu ve sürgünün sert gerçeklerini açığa çıkarır. Onu bugün okurken, anlatının dönemin bakışını taşıdığını da unutmamak gerekir. Fakat bütün bu mesafeye rağmen, öykülerinde İstanbul’un Rus bir yazarın gözünde nasıl göründüğünü ve onun kaleminde nasıl yeniden kurulduğunu izleyebiliriz.

Türkiye ile Rusya arasındaki bağlar, yalnızca tarihin büyük olaylarında değil; insanların yollarının kesiştiği şehirlerde, paylaşılan hikâyelerde ve bir kültürün başka bir kültürde bıraktığı izlerde de yaşar. Averçenko’nun İstanbul günleri bunun edebiyattaki örneklerinden biridir. Rus bir yazar, Türkiye’nin tarihî ve kültürel dokusunun içinden geçen İstanbul’da yaşar; bu şehirde gördüklerini kendi dilinde anlatır. Sonra o anlatılar, başka dillerdeki okurlara ulaşır. Böylece bir şehrin hatırası, iki halkın ortak kültür hafızasına karışır.

Averçenko’nun İstanbul’u kusursuz bir kartpostal değildir; kaygıları, yoksulluğu, gürültüsü ve telaşıyla gerçek bir şehirdir. Belki de bu yüzden bugüne ulaşır. Çünkü şehirleri kalıcı kılan yalnızca anıtları değil, orada yaşayan insanların hikâyeleridir. Bir yazarın gözüyle kayda geçen bu hikâyeler, aradan yıllar geçse de başka bir ülkenin okuruna dokunabilir.

Kimi şehirler insanın yolunda kalır; kimileri cümlelerine yerleşir. İstanbul, Averçenko’nun cümlelerine yerleşti. Onun öykülerinde Boğaz, yalnızca iki kıyıyı değil, iki halkın hafızasını da birbirine yaklaştıran bir eşik oldu. Bugün bu öyküleri yeniden okumak, geçmişe bakmanın ötesinde bir şey sunuyor: Birbirimizin hikâyelerine kulak verdiğimizde, aramızdaki bağların ne kadar derine uzanabildiğini hatırlatıyor.